
ANKARA'NIN SOKAKLARINDA...
BAŞKENT VE SİYASET
Elim cebimdeki sigarayı almak için cebime uzandı ama asılı kaldı orada... Çünkü orada sigara yoktu ve ben aslında sigara içmezdim. Ve hiçbir zaman da başlamamıştım. Kasvetli, gri binalarla göz göze geldim.
-Eski Sovyet binaları gibi, dedi yanımda duran. Görkemli ama gösterişsiz...
Amfinin kapısının hemen önünde beklerken, kapının sağ tarafındaki türbanlı öğrenci grubu dikkatimi çekti. Küçük bir çember oluşturmuşlardı. 8-10 kişi olsalar gerek... Türbanlarını çıkarıp çantalarına tıkıştırdılar. Tam o sırada sol taraflarından bir grup emo geçti.
Emoların sol tarafında ayakta duran üç öğrenci, çantalarından bir afiş çıkardılar ve kapının sol tarafındaki camın üzerine yapıştırdılar. Burada çok fazla gerçeklik var diye düşündüm. Oysa ben kavramlara inanmıyordum artık. Daha mistik bakıyordum tüm bu olanlara... Aydınlanmanın siyasetten, bilimden ya da sanattan geleceğine inanmıyordum. Varoluş, bilinen her şeyin ötesindeydi. Buna sözcükler de dahil.
Ankara rüzgarı yırtıcıydı. Özellikle burada daha da yırtıcı... Saatime baktım. En son ne zaman uyandığımı çıkarmaya çalıştım. Çıkaramadım. Sınavın başlamasına birkaç dakika kalmıştı. Dersin adını anımsadım. Yorum sorularını seviyordum. Çeşitli kombinasyonlar aklımda netleşirken, rüzgar yüzünden elimdeki kahve bardağını düşürdüm.
GOING TO CALIFORNIA
Nerede olduğumu çıkarmaya çalıştım. Karanlık bir ortamdı, güzel… Önümde soğuk bir içecek... Gözüm masadakiler üzerinde gezindi ama tam ortasında takıldı. Birkaç tane Afrikalı… Hımm, hangi arkadaşlarımın arkadaşları olduklarını anımsadım. Müziğin sesi yüksekti.Hemen sağ tarafımda olana nereden olduğunu sordum.
-Zambia, dedi.
Zambia’nın
matematiksel konumu aklımda belirdi. Fildişi Kıyısı, Atlantik, Batı Afrika…
Çalan şarkının sözleri “Afrika’da hayat başkadır” diyordu. Cümleler zihnimde karışıyordu. Türkçe ifadelerden bile uzaklaşırken, bir de karmaşık zihnimdeki anlamları saptırıp Zambialılar’la İngilizce muhabbet ediyordum.
Bunlar sıradan Afrikalılar’a benzemiyordu. Buradaki öğrencilerden daha yüksek bir duruşa sahiplerdi. Lümpenliğe dair en küçük bir iz yoktu üzerlerinde. Bilim laboratuarlarından çıkmış gibilerdi. Zambialı tıp öğrencileri… İngilizce’yi aksansız konuşuyorlardı. Güzel…
”What do you think of Turkish girls” dedim.
“Good, good” dediler.
“Zambian girls are better” dedim.
Ne söylediğimin farkında olmadığım gibi(genellikle inanmadığım şeyleri söylüyordum o an), konuşmadan önce de bir düşünme süreci meydana gelmiyordu zihnimde...
Neşelendiler. Ve o egzotik Zambia’dan bahsettiler.Birinin üzerindeki Jay Z tişörtünü görünce, ne Afrika’da ne de burada bazı şeylerin çok da farklı olmadığını düşündüm. Arka planda Led Zeppelin'den “Going to California” çalıyordu.
“California is the most extraordinary land” dedim, çok ilgisiz bir yerde. Konuyla ilgisizdi ama ben o an, gelecek yaz Work and Travel’la Los Angeles-California’ya gitmeye karar vermiştim bile.
Ankara’nın ister istemez hayal gücünü geliştirici bir etkisi vardır. İstanbul’daki gibi düşünceler saçılmazlar… Ankara insanları sürrealistleştirir.Akşam yapılan planlar, sabah hatırlanmazlar.
DENİZ VE MAVİ MUTLULUKLAR
Bankın önündeki kuşları izledim. Ülke tarihinin ilk anıtlarından birisini gördüm. Seksen yıl öncesini; o zamanlar büyük bir köyü andıran bu şehirde, bu anıtın nasıl da görkemli göründüğünü anımsadım. O heyecanı hissettim. Pekala burası herhangi bir ülkenin, herhangi bir başkenti de olabilirdi.
Bankın önünde elbette bir deniz başlamıyordu. Ortayla küçük arasında diyebileceğimiz boyutlarda bir havuz. Büyük Ankara denizi… Gülümsedim. Denizi avucunun içinde tutabilmek güzeldir. Ve zavallı kuşlar, kendilerini Beşiktaş’ta ya da Ortaköy’de sanıyorlardı.
Tanıdığım kişiler peş peşe geçmeye başladı. Malum Ankara’daki herkes bir şekilde buradan geçiyordu. Otobüs-metro platonik aşıklarının cennetidir Ankara… Kaybettiğiniz kişiyi görmek pek kolaydır.Doğru koordinat noktasına gidin ve bir süre bekleyin. Nasıl olsa bir şekilde oradan geçer.
Buraya bahar henüz gelmedi, diye düşündüm. Niçin burada, bu bankta olduğumu anımsamaya çalıştım. Anımsadım. Bankta aylak aylak oturmak canımı sıktı. Bana göre değildi bu kesinlikle.
Ayağa kalktım. Denizimizi, heykeli ve tamamlandıktan sonra mühür vurulmuş devasa Kızılay Alışveriş Merkezi'ni izledim.Sol tarafta YKM’nin önünde yüzlerce kişi birbiriyle buluşmaya çalışıyordu. Onların endişesi, çalan telefonlar, elinde poşetle YKM’den çıkan genç kızların mutluluğu beni eğlendirdi.
Düş Sokağı
Sakinleri’nin şarkısı geldi aklıma:
“Zaman durdu.Bir gurbet olmuşken Ankara.Nerede o mavi mutluluklar... Nerede yarın umutlarımız...” Her şeye karşın burada olmak güzeldi. Kasvetli gri, gün batımında maviye döndü. Umutlar caddede boylu boyunca aktılar. Gülümsedim.
“Zaman durdu.Bir gurbet olmuşken Ankara.Nerede o mavi mutluluklar... Nerede yarın umutlarımız...” Her şeye karşın burada olmak güzeldi. Kasvetli gri, gün batımında maviye döndü. Umutlar caddede boylu boyunca aktılar. Gülümsedim.
YAZLARI BİLE ÜŞÜYEN İNSANLAR
X,
"sokakta yaslanacak bir şey bulamadığım için, biriyle çıkmayı tercih
ediyorum" derdi. X, yazları bile üşüyen insanlardandı. Siz de yazları
üşüyen insanlar görüyor musunuz?
Ya da sadece yazları üşüyen insanlar... Şu an yazları üşümeyen insanlardan biri olduğunuz için, bu yazıyı okuyor olma olasılığınız?
Ya da sadece yazları üşüyen insanlar... Şu an yazları üşümeyen insanlardan biri olduğunuz için, bu yazıyı okuyor olma olasılığınız?
Sokakta gördüğüm son iki
insan:
Yine ifadesiz ve çevreyi önemsemeden, hiçbir şey amaçlamadan yürümekteydim. Ani bir dürtüyle çaprazıma döndüm gözlerimle. İşte o an, gizlice çevreyi süzmek için, hedefe odaklanan bir çift göz gördüm. Gözlerini hızlıca benden kaçırdı. Gülümsedim. Birilerini utandırmak güzel bir duygu doğrusu. Ama sanırım hala bir şeylerden utanabilmek de güzeldir.
Yine ifadesiz ve çevreyi önemsemeden, hiçbir şey amaçlamadan yürümekteydim. Ani bir dürtüyle çaprazıma döndüm gözlerimle. İşte o an, gizlice çevreyi süzmek için, hedefe odaklanan bir çift göz gördüm. Gözlerini hızlıca benden kaçırdı. Gülümsedim. Birilerini utandırmak güzel bir duygu doğrusu. Ama sanırım hala bir şeylerden utanabilmek de güzeldir.
VİŞNENİN SANSÜRLENMESİ
Geçen gün
yolda yürürken aşağı yukarı beş yaşlarında bir çocuk gördüm. Giysisinden,
sistemimizin açlık sınırının altında yaşamaya terk ettiği ailelerden birisine
mensup olduğu anlaşılıyordu. Sevimli, tatlı bir çocuktu. Gözleri gülümsüyordu.Yanındaki küçük arkadaşıyla birlikte, yola doğru sarkmış bir vişne ağacına uzandı ve birkaç tane kopardı. Bilirsiniz, vişneyi çoğu kişi acı olduğu için sevmez ama bir çocuk her türlü meyveyi sever. Ne oldu dersiniz...
Oldukça yaşlı bir kadın, evinden dışarı fırladı ve çocuklara bağırarak kovalayıp arkalarından çok sayıda taş fırlattı. Vişne koparan küçük çocuğun koşuşu hala gözlerimin önünde... O neden vişne yiyemediğini, bilemeyecek kadar küçüktü.
Süslü vitrinler, olgun meyveler, pahalı dondurmalar ve güzel giysiler görecekti dışarıda...
Ama hiçbirine sahip olamayacaktı. Çünkü düzen öyle diyordu. Düzen, küçük çocuklar vişne yiyemez, diyordu.
Ufuk S. Yüksel

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder