KAHRAMANLARIN ARZUSU
Yüce kahraman!
Biz anlaşılmayız...
Zamanın
at sinekleriyiz iki farklı yönde uçan.
Sen Yoldaşsın ben Yurttaş. Ne desek boşuna
ne anlatsak anlamsız...
Dertlerimiz çaresiz kıvranır bir köşe
başında, çekilen işkenceleri ve hayatı umarsızca. Mamafih yürütülemeyen yaralı
bir gemi gibiyiz! Kifayetin zerresi yok adımızda. Bu yüzden saklanırız
kelimelerin ardına doğru zamanın gelip okuması için.
Sade, her emre buyur diyen, vatandaş da
değiliz. Yüreği kan pıhtısıyla dolmuş, anlamsız hayalleri kendine şiar edinmiş
bir cenaha da tekabül etmeyiz elbet.
Düşüncenin zihinde kaybolduğu anlarda, hele
sezginleyemediğimiz kayboluşlarda bile içimizde bir buhran. Her an eriyoruz
kendi ruhumuzda ve belki cennetten bir Mesih bekliyor gibi.
Ama nafile hep dövülüyor, itiliyor,
kakılıyoruz… Her gün zalimler zulmün şeklini değiştiriyor; yeni işkencelerle
zihnimize pranga vurmaya çalışıyor. Nedendir bilinmez cahiliye zulmüyle
ezenlerin arasından üzerimize bir damla merhamet verecek bir Üstat çıkmıyor;
son halimizi vermek için.
Haliyle kimsesiziz!
Dağların eteğinde dolaşan ürkek bir tavşan
kadar alınganızdır sıradanlıktan. Rüzgar tenimize acımasızca işlerken, biz de
rüzgarı diğerleri gibi hissedememekten şikayetçi değiliz. Rahmet rüzgarı bir
kez geçmiştir üzerimizden ve bir daha gelmemeye yeminlidir. Çünkü biz sadece
ilklerin adamıydık ve ilkler ancak bizde yaşanır bizde son bulurdu. İnancımızın
gereği buydu ve ona iman ediyorduk.
Umudumuzu kaybetmeden beklemekteyiz ikinci
baharı. Behemehal ikinci bahara aidiz. Yıpratmaz insanların gafleti; yenik
düşmeyiz zamana.
Zamansa kaybolur anları yaşarken. Bir türlü
gelmeden o an...
Beklemekteyiz sabırla o anı, o an ise
patlamaya hazır volkan ihtişamıyla saklıdır gönlümüzde; her geçen gün kabuk
değiştirip sızlatarak şimdiki anı.
Asalet vardır benliğimizde.
Asaletimiz bizimle başlar!
Kimseye boyun eğmeden onurla taşırız
sancağı. O sancaksa bizim candamarımız tek varlığımızdır başka bir şey yoktur
elimizde.
Bu yoksunluk asilliktir bize!
Yetiştiremeyiz diye korkma! Bir hayata
yapabileceklerini sığdıramayanlar hep ikinci bir gelişi hak eder.
Son gün bugündür, yarın ise elbet bizimdir
Yoldaş.
Beklenen Günün Gecesi
-Eller ve Sonsuzluk-
Ellerini açmış dua ederken birden sanki
ateşi sönmüş sobaya ısınmak için sarıldığını ve aslında yalnızlığa,
kimsesizliğiyle susamış gurbet hasretiyle yanan, özlem duygusuna boğulmuş bir
dünya neferi olduğunu anladı.
İndirdi göklere açılmış ellerini. Beyni
durmuş gibiydi. Kafasında sert bir yükü saatlerce taşımışçasına ağırlık hissi
vardı, kalbi- her nedense bilinmez- bir an olsun rahatladı, anlaşılan vicdani
sorumluluktan teşekkül eden süreci yaşamaktaydı.
Yüzünü ovmaya başladı. Yerle temas edince
elleri, bedenini yerden kaldırmak geçti aklından. Vücudu teması kesince yerden
başında dönmeler meydana geldi, gözlerinde belirgin bir karartı, tüm bedeninde
uyuşukluk belirtisi mevcut ağırlığıyla bütünleşti.
İlk adımları -elleriyle toparlanmanın
sonrasında güçlükle ilerleyen sakat insanvari hareketleriyle- zayıf, kararsız ve anlamsızdı.
Yansıması pencereden tam net olmasa da
netleşmeye başladı bu adımları sayesinde.
Dudaklarından birtakım içsel konuşmalar
yaptığı fark ediliyordu.
Gözlerini camdan saatlerce ayırmadı. Nereye
baktığını kestirmek şuursuzca bir öngörü olurdu. Uzaklara çok uzaklara
bakıyordu camdan, camın sonsuz geçirgenliğinden.
Elleriyle cama dokunmaya sonsuzluklarla
irtibata geçmeye karar vermişti. Sağ elini havaya kaldırdı ve havada tuttu kısa
bir süre.
Sonrasında yavaş yavaş, özdeşliğin sonsuzluk
temeline inerek, sonsuzluklara bir
merhaba, ben de buradayım, sizlerle aynı dili konuşuyorum, ey sonsuzluklar ben
de sizdenim nidalarıyla ve belki de camın dışında yaşanan o manasız
çığlıklaşmaları tamamen görmezden gelerek, şahlanmak, büyümek, gelişmek ve hep
ÖZNE olmak… Gayelerinene mazhar olmayı yeğliyordu.
Kısacası soyutluğun en ücra köşesinde Karun
hazinelerini aratmayan, somutluğun zenginliklerini keşfetmişti ve durmadan yeni
keşifler yapmaya hazırlanıyordu. Alemlere seslenerek: Ben buradayım ey
zamansızlığın yaşandığı beldeler, size sonsuzluk getirmedim, size özgürlük
getirdim; size ölümlülük getirdim çünkü sadece ölümlüyüm ve bunu ancak bir
ölümlü yapabilir. (Ben bir kahramanım. Korkun Ben’den, ben’in olduğu tüm
yoksunluktan, çaresizlikten, yalnızlıktan, adım adım ilerleyen zamanın fark
edilemezliğinden, akşamın sabaha özleminden ve ölümsüzlükten…)
Ölümlülük zikriyle sağ elini aşağıya
indirdi. Adımlarını geriye doğru atarak sessizce camdaki yansımasından
uzaklaştı. Kendini med cezir olayına maruz kalmış egzotik bir sahil gibi gördü,
geride bıraktığı tüm bu yaşanmamışlığın ardından.
Arkasında vazgeçilmezliği unutarak ya da
görmezden gelerek sırf ölümlük adına, beşeriyeti kıskandırırcasına sırtını
döndü, sonsuz geçirgenliğe sahip olan sonsuzluklara hüküm sürmeyi, elinin
tersiyle; evet evet o uzattığı sağ elinin tersiyle itti. Bu basit bir gel-git
mevzusu değildi, olamazdı. Yıkıntıları hayal dünyasının gerçeklerini bile zora
sokmuştu. Daha da kötüsü de ruhun anaforu süregelen zaman diliminde sonsuz
sürerliğe hızla yaklaşmaktaydı.
O ise ruhun tsunamisinden kurtulmuş kibirli
insanlar mahiyetinde kendi yokuşuna çıkmış suların çekilmesini, beraberinde
getirdiği yıkıntıları hiçe sayarak gururla ve heyecanla izliyordu.
Yaşadığı bu haşmet dolu anlardan ne kadar
da memnundu. Tarif edilemez olayın muhtevasına sonsuzluk kazandırmak adına çok
hızlı adımlarla masasına oturdu. Derin bir nefes aldıktan sonra sağ eline
kalemi alarak elleriyle başlatmış olduğu bu hikayeyi yine eliyle
sonsuzlaştırdı.
Cihat Çiftçi


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder