9 Mart 2012 Cuma

Kahramanların Arzusu


KAHRAMANLARIN ARZUSU




Yüce kahraman!
Biz anlaşılmayız...
 Zamanın at sinekleriyiz iki farklı yönde uçan.
Sen Yoldaşsın ben Yurttaş. Ne desek boşuna ne anlatsak anlamsız...
Dertlerimiz çaresiz kıvranır bir köşe başında, çekilen işkenceleri ve hayatı umarsızca. Mamafih yürütülemeyen yaralı bir gemi gibiyiz! Kifayetin zerresi yok adımızda. Bu yüzden saklanırız kelimelerin ardına doğru zamanın gelip okuması için.
 Sade, her emre buyur diyen, vatandaş da değiliz. Yüreği kan pıhtısıyla dolmuş, anlamsız hayalleri kendine şiar edinmiş bir cenaha da tekabül etmeyiz elbet.
 Düşüncenin zihinde kaybolduğu anlarda, hele sezginleyemediğimiz kayboluşlarda bile içimizde bir buhran. Her an eriyoruz kendi ruhumuzda ve belki cennetten bir Mesih bekliyor gibi.
Ama nafile hep dövülüyor, itiliyor, kakılıyoruz… Her gün zalimler zulmün şeklini değiştiriyor; yeni işkencelerle zihnimize pranga vurmaya çalışıyor. Nedendir bilinmez cahiliye zulmüyle ezenlerin arasından üzerimize bir damla merhamet verecek bir Üstat çıkmıyor; son halimizi vermek için.
Haliyle kimsesiziz!
Dağların eteğinde dolaşan ürkek bir tavşan kadar alınganızdır sıradanlıktan. Rüzgar tenimize acımasızca işlerken, biz de rüzgarı diğerleri gibi hissedememekten şikayetçi değiliz. Rahmet rüzgarı bir kez geçmiştir üzerimizden ve bir daha gelmemeye yeminlidir. Çünkü biz sadece ilklerin adamıydık ve ilkler ancak bizde yaşanır bizde son bulurdu. İnancımızın gereği buydu ve ona iman ediyorduk.                                                                                         
Umudumuzu kaybetmeden beklemekteyiz ikinci baharı. Behemehal ikinci bahara aidiz. Yıpratmaz insanların gafleti; yenik düşmeyiz zamana.
Zamansa kaybolur anları yaşarken. Bir türlü gelmeden o an...
Beklemekteyiz sabırla o anı, o an ise patlamaya hazır volkan ihtişamıyla saklıdır gönlümüzde; her geçen gün kabuk değiştirip sızlatarak şimdiki anı.
Asalet vardır benliğimizde.
Asaletimiz bizimle başlar!
Kimseye boyun eğmeden onurla taşırız sancağı. O sancaksa bizim candamarımız tek varlığımızdır başka bir şey yoktur elimizde.
Bu yoksunluk asilliktir bize!
Yetiştiremeyiz diye korkma! Bir hayata yapabileceklerini sığdıramayanlar hep ikinci bir gelişi hak eder.
Son gün bugündür, yarın ise elbet bizimdir Yoldaş.

Beklenen Günün Gecesi
-Eller ve Sonsuzluk-
Ellerini açmış dua ederken birden sanki ateşi sönmüş sobaya ısınmak için sarıldığını ve aslında yalnızlığa, kimsesizliğiyle susamış gurbet hasretiyle yanan, özlem duygusuna boğulmuş bir dünya neferi olduğunu anladı.
İndirdi göklere açılmış ellerini. Beyni durmuş gibiydi. Kafasında sert bir yükü saatlerce taşımışçasına ağırlık hissi vardı, kalbi- her nedense bilinmez- bir an olsun rahatladı, anlaşılan vicdani sorumluluktan teşekkül eden süreci yaşamaktaydı.
Yüzünü ovmaya başladı. Yerle temas edince elleri, bedenini yerden kaldırmak geçti aklından. Vücudu teması kesince yerden başında dönmeler meydana geldi, gözlerinde belirgin bir karartı, tüm bedeninde uyuşukluk belirtisi mevcut ağırlığıyla bütünleşti.
İlk adımları -elleriyle toparlanmanın sonrasında güçlükle ilerleyen sakat insanvari hareketleriyle-  zayıf, kararsız ve anlamsızdı.
Yansıması pencereden tam net olmasa da netleşmeye başladı bu adımları sayesinde.
Dudaklarından birtakım içsel konuşmalar yaptığı fark ediliyordu.
Gözlerini camdan saatlerce ayırmadı. Nereye baktığını kestirmek şuursuzca bir öngörü olurdu. Uzaklara çok uzaklara bakıyordu camdan, camın sonsuz geçirgenliğinden.
Elleriyle cama dokunmaya sonsuzluklarla irtibata geçmeye karar vermişti. Sağ elini havaya kaldırdı ve havada tuttu kısa bir süre.
 Sonrasında yavaş yavaş, özdeşliğin sonsuzluk temeline inerek,  sonsuzluklara bir merhaba, ben de buradayım, sizlerle aynı dili konuşuyorum, ey sonsuzluklar ben de sizdenim nidalarıyla ve belki de camın dışında yaşanan o manasız çığlıklaşmaları tamamen görmezden gelerek, şahlanmak, büyümek, gelişmek ve hep ÖZNE olmak… Gayelerinene mazhar olmayı yeğliyordu.
Kısacası soyutluğun en ücra köşesinde Karun hazinelerini aratmayan, somutluğun zenginliklerini keşfetmişti ve durmadan yeni keşifler yapmaya hazırlanıyordu. Alemlere seslenerek: Ben buradayım ey zamansızlığın yaşandığı beldeler, size sonsuzluk getirmedim, size özgürlük getirdim; size ölümlülük getirdim çünkü sadece ölümlüyüm ve bunu ancak bir ölümlü yapabilir. (Ben bir kahramanım. Korkun Ben’den, ben’in olduğu tüm yoksunluktan, çaresizlikten, yalnızlıktan, adım adım ilerleyen zamanın fark edilemezliğinden, akşamın sabaha özleminden ve ölümsüzlükten…)
Ölümlülük zikriyle sağ elini aşağıya indirdi. Adımlarını geriye doğru atarak sessizce camdaki yansımasından uzaklaştı. Kendini med cezir olayına maruz kalmış egzotik bir sahil gibi gördü, geride bıraktığı tüm bu yaşanmamışlığın ardından.
Arkasında vazgeçilmezliği unutarak ya da görmezden gelerek sırf ölümlük adına, beşeriyeti kıskandırırcasına sırtını döndü, sonsuz geçirgenliğe sahip olan sonsuzluklara hüküm sürmeyi, elinin tersiyle; evet evet o uzattığı sağ elinin tersiyle itti. Bu basit bir gel-git mevzusu değildi, olamazdı. Yıkıntıları hayal dünyasının gerçeklerini bile zora sokmuştu. Daha da kötüsü de ruhun anaforu süregelen zaman diliminde sonsuz sürerliğe hızla yaklaşmaktaydı.
O ise ruhun tsunamisinden kurtulmuş kibirli insanlar mahiyetinde kendi yokuşuna çıkmış suların çekilmesini, beraberinde getirdiği yıkıntıları hiçe sayarak gururla ve heyecanla izliyordu.
Yaşadığı bu haşmet dolu anlardan ne kadar da memnundu. Tarif edilemez olayın muhtevasına sonsuzluk kazandırmak adına çok hızlı adımlarla masasına oturdu. Derin bir nefes aldıktan sonra sağ eline kalemi alarak elleriyle başlatmış olduğu bu hikayeyi yine eliyle sonsuzlaştırdı.
                                                                                 


Cihat Çiftçi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder