Beytepe’den İtiraflar
-I-
Bugünkü International Law
sınavımdan sonra kendi kendime şöyle bir düşündüm. Bundan 3 yıl sonrası
canlandı gözlerimde... Okulu uzatmışım, sadece Ali Murat Özdemir hocamızın
derslerinden oluşan bir ders programım var. Anayasa, Uluslararası Hukuk, ne
ararsan bende... Burslarım kesilmiş, geçimimi Ali Murat Hoca’nın el yazması
papirüslerini Latin alfabesine çevirip alt sınıflara satmakla kazanıyorum.
Hukuktan öylesine beynim dönmüş ki tüm sınav kâğıtlarına "only God can
judge me" yazıp çıkıyorum, hatta olayı abartıp böyle bir büyük bir küçük
harfle kullanıyorum, yurdum emoları misali: "OnLy GoD CaN juDGe mE"
falan yazıyorum. Böyle işte.
Ha bu arada Sokrates, Platon,
Aristoteles hepinize çok kızgınım(bkz. History of Political Thought). Bu ne
arkadaş! Herkes birbirinin arkasından sallıyor, bir de filozof olacaksınız.
Nerde benim bildiğim(öğretmenim, canım benim canım benim seni ben pek çok
severim) öğretmen-öğrenci ilişkisi. Hocası ölen başlıyor arkadan saydırmaya.
Gelelim Ricardo'ya. Sevgili
Ricardo; bu akşam sen ve teorilerinle birlikteyiz. Sana da şunu sormak
istiyorum... Bir ülke şarap mı üretsin peynir mi üretsin diye niye bu kadar
kafanı yordun annem sen? Hı Ricardo? Hiç mi işin gücün yoktu senin?
Neyse canlar benden bu
kadar... Biz şimdi Ricardo'yla şarap ve peynir eşliğinde vize haftamın
opportunity cost’unu( fırsat maliyeti- kısacası yaptığın bir seçimle kaçırdığın
fırsatlar oluyor) tartışacağız...
-II-
Almanca vizesi öncesindeki
gece, bir sınavla ilgili başıma gelebilecek tüm felaketleri(sınava
gitmemek,sınava geç kalmak,sınava alınmamak,sınavdan atılmak,sınav esnasında
hocayla kavga etmek..) en uzunu yedi saniye sürdüğü iddia edilen bir rüyaya
nasıl sığdırabildim? Gerçi ben ki yirmi yıllık hayatına ne felaketler sığdırmış
bir organizmayım. Sevgili bilinçaltım, biliyorum bu maceralı hayat seni de
yordu ama sen yüreğini ferah tut. Tamam, sen final günlerini karıştırıp Anayasa
Hukuku finalinden bir gün sonra elini kolunu sallaya sallaya okula giden,
finalinin çoktan geçip gitmiş, yitmiş, bitmiş olduğunu; dahası olmayan bir
finale çalışmak için sabahladığını öğrenen bir bünyeye aitsin. Ama olur böyle
şeyler. Bak sınavdan on dakika önce de sınav yerinde olabiliyormuşuz.
-III-
Yine bir felaket ve yine
hukuk. Benim bu hukuk müessesiyle problemimi çözebilen beri gelsin. Sabah okula
gitmek için erkenden kalkılır. Doğru tahmin! Ders Uluslararası Hukuk'tur. Pek
sevgili hocamın sınıf listesine koyması için vermemiz gereken vesikalık
fotoğrafların son teslim tarihidir aynı zamanda. Hukukla ilgili vukuatlarımı
yukarıda sıralamıştım. Bünyeye kanaat notu gerekmektedir. Kanaat notunun
garantörü yoklamalardır. Ha bir de vesikalıklar tabii. Vesikalık iyidir,
vesikalık candır. El cüzdana atılır, boş çekilir. Vesikalık yoktur, dünya
dursundur. Anlık bir beyin fırtınasıyla duruma en uygun çözüm bulunur: ACELE
VESİKALIK! Sıfır makyaj ve süpürge olmak ya da pırasa olmak arasında karar
kılamamış sonunda saç olmaya karar vermiş yığınla birlikte Casper’ın kız
kardeşi modundaki vesikalık (acele olanından!) çektirilir. Çektirilir
çektirilmesine ama iyi niyetli(!) fotoğrafçı amca olayın ciddiyetinin ve
aciliyetinin farkına varamamış olacak fotoğrafı normal baskıya gönderir. “Acele
olan kalitesiz oluyor yeğenim, biz sana iyisinden basacaz, çoğaltır çoğaltır
kullanırsın” gibilerinden bir şeyler geveler. Durum açık ve nettir “tipe bak
çay demle” formundaki fotoğraf bir şeye benzetilememiş, acele baskıyla hepten
tanınmayacak hale getirilmek istenmemiş normal baskıya gönderilmişti. Zaman
daralıyordu. Beytepe bir dağ başıydı ve benim oraya vaktinde ulaşmam için en az
bir saat önce yola çıkmam gerekiyordu. Önümde iki saat vardı ve ben bu iki
saatin ilk yarısını iyi niyetli! fotoğrafçımın bilimum çay, kahve, kahvaltı
ikramlarına en aksi ses tonumla “hayır” diyerek geçirmiştim. Beklenen
gerçekleşti, bir mesihi beklercesine heyecanla yolunu gözlediğimiz fotoğraflar
tab edilmişti, dünya dönmeye devam edebilirdi. Beynimin arka fonunda Rocky
müziğiyle geçirdiğim bir saatlik Beytepe yolculuğundan sonra zirveye
ulaşmıştım. Hem de dersin bitmesine üç dakika kala. Her şeyin mükemmel gittiği
anlarda beklenen o felaket yine gerçekleşmişti. Ali Murat Özdemir hocamız yoklama
almıştı. İşin acısı fotoğraf teslim tarihini bir hafta daha uzatmıştı.
"Her şey boştu, kendin coştu". Sabah uyanışım, cüzdan, vesikalık,
yurdum insanı vesikalıkçı, ikarus, Beytepe... Hepsi bir film şeridi gibi
gözümün önünden geçiyordu.
Melis
Özpınar

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder