Yine aynı derin sancıyla güne uyandı. O gün sanki hava daha sisli, daha soğuk, biraz daha karanlık ve nefes almak çok daha zordu. Ağzında zehir içmişçesine bir tat, başında geceden kalmış gibi bir ağrı vardı. Midesinde de yerli yersiz bulantılar hissediyordu. Aylardır değiştirmediği çarşafına sarılmış bedenini doğrulttu, nefes alarak birkaç adım attı, aynaya baktı. Yüzü solmuş, gözleri ise bitkindi. İnsan bu denli yabancılaşabilir miydi kendisine, bu kadar uzaklaşabilir miydi benliğinden? O bu soruya verilecek tek yanıtın güçsüz, silik bir “evet” ten ibaret olduğunu kabullenmişti. Hoş o bile bu karamsarlığı güçlü toplum(!) yığınının mı yoksa kendisinin mi seçimi olduğunu bilmiyordu.Belki de hiçbir şeyi bilmiyordu…
Salona gidip kaç gün öncesinden kalmış olduğunu bilmediği bayat ekmeğini ve şekerlenmiş reçelini güçlükle yemeğe başladı. Lakin o bunun bile sade, rutin bir döngünün mecburiyetinden kaynaklandığının bilincinde değildi. Ve sokağa adım atmayışının üzerinden ne kadar zaman geçtiğinin de ya da kapısını çalan tek insanın haftada bir iki kere gelen apartman görevlisi olduğunun da... O artık bütün farkındalık duygularını yitirmişti.
O an belki de yıllar sonra bir anlık şuursuzlukla hayal kurmaya başladı. Eskiden olduğu gibi uçurtma uçuruyordu, kırmızı kamyonların arkasından koşuyordu, sonra soluklanmak için bir köşeye oturup kağıt helvasını yerken insanların tebessüm dolu bakışlarıyla göz göze geliyordu. Başka bir hayal tüneline daha giriyordu. Bu kez geçmişe ait bir masal duyumsuyordu. Bir kuşu, bir aileyi ve kendi sıcak, huzurlu, mutlu bu denli karanlık kuytulara kaçmadığı zamanlarını...
Kendine geldiğinde kasvetli perdeleri açıp temiz havayı solumak, sonra kapıyı açıp yalın ayak dışarıya koşmak, güneşte gözlerinin kamaşmasını hissetmek, bir kuşun kanat çırparak yaşadığı özgürlük ve huzur hazzını yaşamak istedi. Aklından binlerce şey geçiyordu. Uzun zaman sonra ilk kez bu denli hızlı düşünüyordu. Koşar adımlarla pencereye gitti, perdeyi aralayıp camı açtı, titriyordu... Derin bir nefes aldı, gözleri karardı. Sokağa bakıp derin boşluğu hissetti. Tekrar perdeleri indirip kapıya yöneldi. Elini uzattı, tam oldu derken o ikinci bir nefesi almaya, sokaklara çıkmaya, güneşi bile görmeye cesareti olmadığını anladı.
O artık biliyordu ki treni çoktan kaçırmış yolcu... Eski siyah beyaz bir fotoğrafta kalmış suretten ibaretti... O en büyük hazinesini, “umudunu” kaybetmiş bir “yalnız”dı. O kim olduğunu bile hatırlamaya cesaret edemeyen bir meçhul idi. Sahi “O” kimdi? Belki sen, belki ben, belki biz...”O” her gün aramızda yaşayan kayıp bir ruhtu.
Kardelen Dilara Keneş

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder