Tanrılar Diyarında 2 Gün
Geçenlerde yıldız arkadaşlarımdan biri göz kırptı, yanlarına çıktım. Biraz yıldız kaydırmaca oynadık bu onları gerçekten mutlu ediyor.
Yanlarından ayrıldıktan sonra güneşin yanına gitmeye yola koyuldum ki bir ağlama sesi duydum. Bir yıldızdı bu, ışıltısı olmayan bir yıldız. Ürkekçe yaklaşarak neden ağladığını sordum. En sönük yıldızın kendisi olduğunu, böyle bir yıldız olmaktansa ölmeyi tercih edeceğini söyledi. Hırkamı çıkardım, gözyaşlarını sildim. Birdenbire parlamaya başladı. Ona dokunup gözyaşlarını silmek, parlamasına yetmişti.
Bunca zaman kimsenin bunu yapmamış olmasına üzülmüştüm. Bu mucizemi hiç unutmayacağını söyledi. Gülümsedim ve yıldız tozuna bulanmış hırkamı da parlamayan insanların üstüne attım. Güneşin yanına vardığımda uyuyordu. Yanağına bir öpücük kondurup ay dedenin yanına geçtim. Yine beni çok güldürdü. Biz öylece muhabbet ederken, aşk tanrısı yanımdan geçti. Öyle mahcup, üzülerek baktı ki bana çok şaşırdım. Çünkü normalde beni hiç görmez, hep başkalarıyla meşguldür. Beni görmüşken fırsatı kaçırmayıp yanına koştum. Telaşla işim var, başka zaman konuşuruz deyip kaçtı. Çok bozuldum ama o hep böyle gariptir onu takip etmeye karar verdim. Ay dede bağırdı peşimden, ‘Tanrılar katına çıkma!’ diye ama ben takıldım bir kere Eros’un peşine ve o da tanrılar katına çıkıyordu. Zaten gardiyanlar engeller beni kapıda diye ay dedeye kulak asmadım ama aksine onlar gülümseyerek beni içeri davet etti.
Eros peşinde olduğumu bildiği halde sesini çıkarmıyordu. Artık emindim, benim için bir planı vardı. Hem de tanrılar diyarında! Böyle sevinirken onu gördüm. O an kalbimden vuruldum. Eros’un okları yayından o an çıktı işte. Bir varlık bu kadar güzel gülebilir miydi? Sanki insanlık hiç gülmemiş de ilk o keşfetmiş ve armağan etmiş bizlere. Peki ya öyle bakabilir miydi? En çok parlayan yıldızları gözlerine gardiyan etmiş belli ki. Tanrıya da böylesi yaraşır diye düşünürken beni farketti. Acaba aklımdan geçenleri okuyor muydu ya kalbimden geçenleri ? Tanrılar insan aklını okur muydu? Bazısı yapabiliyordu, o da yapıyorsa diye utançla düşünürken tanrıya yaraşır çeviklikle yanıma geldi. Ne söyledi ne konuştuk, hiç hatırlamıyorum; derin, şefkatli, muzip ve davetkar sesi kalmıştı kulağımda sadece. Sesiyle, elleriyle, teniyle o en güzeldi. Afrodit’in oğluydu belki de.. Heybetiyle, cazibesiyle, gücüyle savaş tanrısının, tanrılar tanrısı Zeus’un oğluydu belki de. Ne kim olduğunu, ne de görevini hiç sormadım. İnsan birinden çok etkilenince tılsımı bozmak istemez, sorulara kulak asmazmış, cevaplanan her soru büyüyü bozabilir diye. Hatırladığım tek şey beni kendi katına davet ettiğiydi. Cici bir kız olup reddedebilirdim ama içimden bir ses ’bir tanrıya hayır denmez!’ diyordu.
Ben gittim peşinden, o kadar güldürdü ki beni başım dönmüştü. Evi cennet bahçesi gibiydi, kendi görkeminin yanında sönük kalsa da bir insanın hayal edemeyeceği kadar güzeldi. En özel üzümlerden yapılmış en lezzetli şarapları içtik, en tatlı yemişlerden yedik beraber ama yok yok ne şarap, ne yemişler, ne gülüşü, ne de sesiydi beni sarhoş eden; kokusuydu… Hem bir bebek kadar masum, hem en cesur şeytandan bile kışkırtıcı olabilen tarif edilmez kokusu… Sırf o koku bile insan olmasını imkansız kılıyordu.Sevişmek günahtı, cehenneme bakardı ama onda lütuftu, aşktı cennete vaatti…
Böyle şeyler hep başkalarının başına gelir diye düşünürdüm. Uyandım ve anladım ki böyle şeyler hep başkalarının başına gelirmiş. Uyandığımda yoktu. Her yerde aradım, yoktu. Gitmişti işte. Öfkelendim, incindim. Hesap da soramazdım ki, bir tanrıdan neyin hesabı? İsterse oldurtur, istemezse olmazdı. Can verir, can alırdı. Gönlü nasıl isterse…
Kızgınlıkla her yeri karıştırmaya başladım. Dolandım ve gizli bir bahçe buldum ve o bahçede gördüğüm şey tanrımı reddetmeye yetmişti. Her anının resmini çeken kendine hayran insanlar gibi her anının heykelini karşımda buldum.Kendi güzelliğini, en çok kendi fark etmiş bir varlık kadar trajik ve acınacak bir canlı var mıdır ki? Şüphesiz benim içimdeki ona ait heykeli, o bahçedekilerden daha güzeldi ama kanadı acıtarak yıkıldı. Artık onun narsist bir soytarı olduğu gerçeğini değiştiremezdim. Hızla koştum, kaçtım; kaçtım, kaçtığım kadar ağladım, güldüğüm kadar ağladım… Ağlarken kimsenin görmediğini sanıyordum ama parlatığım yıldız beni takip etmiş, ağladığımı görünce bana yardım etmek istemiş ve gök tanrısına anlatmış olanları…
Gök tanrı bir gece daha misafirleri olmamı, hatta seçtiğim bir bulutun üstünde uyumamı istedi, kulaklarıma inanamadım. Gök tanrı oraya ait olmayan hiçbir canlının bulutlarda uyumasına izin vemezdi. O an anlamıştım olanları, biliyordu. Kalbim kırık gitmeme gönlü razı olmamıştı. Ben de onu kırmadım, bembeyaz pofuduk bir bulut seçtim. Bulutlarda uyuyan canlılar hiç görülmemiş, en renkli, en gerçekçi düşleri görürlermiş. Merakla gözlerimi kapayıp düşlerimi beklerken yanıma bir kuş konduğunu fark ettim. Eşsiz varlığıyla küllerinden doğabilen Anka’ydı bu. Üstüm inceydi, sert rüzgardan üşürüm diye kıyamadı ve yanımda kaldı, kanatlarıyla örttü üstümü. Uyurken onu öptüğümü fark etmiş olmalı ki, sabah Güneş’in öpücüğü ile uyandım, uyanmadım da yeniden doğdum sanki. İşte tanrılar diyarında günlerim böyle geçti. Bir de eve dönerken iki kuşun konuştuklarına kulak misafiri oldum. Gece tanrılar diyarında çıkan fırtınada, tanrılardan birinin bütün heykelleri yıkılmış..
Begüm Bergil

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder