9 Mart 2012 Cuma

Uluslararası İlişkilerde Bölge Teorileri Mantığı




ULUSLARARASI İLİŞKİLERDE BÖLGE TEORİLERİ MANTIĞI
             Uluslararası ilişkiler disiplininde yer alan teoriler çoğu zaman onu oluşturan sosyal bilimler ve odak noktası olarak alınan temel aktörler açısından farklılık gösterirler. Strateji geliştirme, öngörme yeteneklerini belirli bir seviyeye taşımak isteyen öğrencilerin ve uzmanların olayların seyrine empirik ve normatif açıklama getiren bu teorilere hakim olmaları önemli bir kısas olarak karşımıza çıkar. Bir nevi Ar-Ge çalışması olarak bakmamız da mümkün. Burada bölgesel teorilerin mantığı üzerinde duracağız ve uluslararası sistemi yorumlayışına bakacağız. Bölgesel teoriler genel olarak sistemi ve coğrafyayı odak noktası olarak alır. Modern ulus-devletlerin liderlerinin kültür, ekonomi ve güvenlik konularında müttefikler aramasına ve ya savaşa ve rekabete girmesine neden olan motivasyonları aradığını söyleyebiliriz. Coğrafi çizgilerin ve topoğrafik oluşumların ülkenin geleceği üzerindeki etkilerini vurgulayan, onları baz alan bir yapısı vardır. Tipik bir örnek vermek istersek, Polonya’nın Almanya ve Rusya arasında kalan şanssız coğrafyasından, buna karşın Rusya’yı etkin koruyan uçsuz bucaksız bozkırları, ormanları, soğuk ve geniş coğrafyası olarak ilişkilendirebileceğimiz doğal güvenlik bariyerlerinden bahsedebiliriz.
             Ingram, Alan & Dodds,Klaus (2009) ‘un ‘’ Spaces of Security and Insecurity’’ de belirttiği tanım üzerinden gidersek bu teorilere göre, ülkenin hakim olduğu toprağın özelliklerine verdiği anlam, vatandaşlarının içinde yaşadığı manzarayı değerlendirme biçimi vatandaşlarının çoğunluğunun bulunduğu merkezi alanların topografyasını belirleyen çerçevenin akışkanlığı ve bu çerçeve içinde yaşam tarzlarını nesnel olarak biçimlendirme derecesi vatandaşlarının güç anlayışını belirliyor ve sosyal, kültürel ve ekonomik geleceklerini belirleyecek savaşlara itiyor. Neo-realizm olarak ortaya çıkan teori boyutundaki akım da bölge kelimesinin anlamındaki dualizme yoğunlaşıyor. ‘’Terra’’ kelimesi toprak, beslenme,rızık gibi anlamlara geliyor. Ondan türeyen ‘’Terrere’’ kelimesi ise bir karşıtlık ibaresi oluşturarak korku, tehdit ve ürpertinin egemenliği gibi anlamlara geliyor. Burada yaşam alanının insanlara sunduğu iki karşıt olasılığı görüyoruz. Bölgenin sunduğu imkanlar, Hobbes’un anarşisinin getirdiği sorunlarla beraber geliyor. Bölgesel konularda araştırma yapanların en temel sorunlarından biri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Yapının hegemonyası ve sistemin yaptırım gücü fikriyle Kenneth Waltz, akıma öncülük eden insan olmuştur. Temel fikre paralel olarak giden Waltz, liderlerin ve aktörlerin yanlızca marjinal derecedeki etkilerini kabul etmiş, kararları sistemin girdiği şeklin etkilediğini savunmuştur. Waltz’ın bölgesel nitelikli teorisinin neo-realizme şu anki havasını verdiğini söyleyebiliriz. Coğrafyanın karar mekanizmalarına olan etkisinin teorisyenliğini yapmışlardır.
             Yine, coğrafi teoriye kaynaklık eden önemli bir tarihçi olarak Fernand Braudel, tarih tezlerini ortaya koyarken demografi ile doğal ortam arasında bir bağlantı kurdu, tarihi süreçleri buna bakarak irdelemeye çalıştı. Braudel’e göre doğal coğrafi şartların şekillendirdiği uzun süreli tarihi eğilimler, politik olayların ve bölgesel savaşların sonuçlarını belirliyor. Hatta bir iddiasında Ortadoğu’nun genel karakteristiği olan verimsiz toprakların, bataklık kumunun ve sık sık kuraklık yaşanmasına neden olan hava durumunun eski çağlarda Romalılar’ın ve Yunanlıların bu alanı işgalini kamçıladığını belirtiyor. Kaderci yaklaşımlara sahip betimlemeler yaptığı söylenebilir.
            Coğrafi yaklaşımın bir başka öncüsü olan Thayer Mahan, denizi medeniyetin büyük meydanı ve oyun bahçesi olarak tanımlayarak bize sistemin odak noktası hakkında fikir veriyor. ‘’Ortadoğu’’ terimini bize kazandıran da Mahan’dan başkası değildir. Ona göre, Hint Okyanusu ve Pasifik Okyanusu, küresel jeopolitik kaderin merkez eksenini oluşturuyor ve bu ekseni elinde tutacak deniz kuvvetinin Avrasya’nın her tarafını etkilemesine olanak veriyor ve etkisini Orta Asya’nın derinliklerinde de hissettirmesini sağlıyor. Mahan’nın prensipleri bugüne adapte edilirse jeopolitik rekabetin merkezinin neden Hint Okyanusu olduğu anlaşılabilir. Bu da Çinli ve Hintli stratejistlerin ona olan özel ilgisini kanıtlar niteliktedir.
           Hollandalı stratejist Nicholas Spykman da benzer bir çerçeveden bakarak İkinci Dünya Savaşı öncesi Hint Okyanusu ve Pasifik Okyanusu kıyılarını, Avrasya üzerindeki etkisi açısından anahtar bölge ve Rusya’nın kara kuvvetlerinin hareketlerinin izlenebileceği doğal bir araç olarak gördü. Onun coğrafi determinizmini doğrular nitelikte olan öngörüsüyle devam edelim; Spykman 1943’te ölmeden önce, ABD henüz Japonya’yla savaşırken, Çin’in yükselişini ve ABD’nin Japonya’yı savunmasının gerekliliğini öngördü. Bu gereklilik, savaştan seneler sonra ortaya çıktı. ABD Avrupa’yı kurtarmaya çalışırken, Spykman savaştan sonra Avrupa’nın batısındaki ülkelerin birlik kurmak isteyeceklerini ve ABD’nin bundan hoşlnamayacağını tahmin etti. 1887’de yayınladığı ‘’On the Scope and Methods of Geograpy’’ adlı makalesiyle Halford Mackinder, bir anda eksenin kaymasını sağladı. Geostrategy alanında bugün bile tam bir otorite olarak kabul gören Mackinder, coğrafi realizmin baş aktörü olarak tanımlanabilir. Mackinder’ın tezi, Rusya, Doğu Avrupa ve Orta Asya’nın, imparatorlukların kaderlerinin belirlendiği eksenler olduğuydu. Ona göre, dinler de coğrafi fonksiyonlardır. Ortaçağ’daki Hıristiyanlığın dar bir alanda hareket ettiğini, harici barbar güçlerden korktuğunu ve bu yüzden okyanuslar yoluyla yeni topraklara yayılmayı amaçladığını iddia etti. Yani coğrafi keşiflere ve tabii ki Kolomb’a farklı anlamlar yüklemiş oldu. Mackinder, 20. Yüzyılın başında dinlerin kendilerini yeniden tehdir altında hissettiğini ancak yayılacak veya kaçacak bir yerleri olmadığını, çünkü dünyanın kapalı ve küçük bir küresel sistem haline geldi. Sosyal patlamalar dediğimiz kavram burada ortaya çıkıyor. Bu güç patlamaları, dağılacak yeni bir alan bulamadığından, paylaşımı yeniden gözden geçirip olanların üstüne binecek ve çatışmalar tabii ki küresel olacak. İki dünya savaşının kapsamına dair, Avrupa’nın antropolojik ve ekonomik eğilimlerini irdeleyerek oluşturulmuş bir teori. Ve Mackinder, Avrupa’yı Asya’nın alt hikayesi olarak gördü. Avrupa’nın sadece coğrafyası nedeniyle kültürel bir fenomen olduğunu söyledi. İstila tecrübesi yaşayan halkların ülkeleri de hep kendini koruma umuduyla başka arazilere yayılıp işgal etmeye eğilimli olacaktı. Psikoloji çıkarımlarla desteklediği teorilerinden birinde Mackinder, denizi kozmopolit bir etki yaratmasının yanı sıra uzak limanlara erişim sağlaması açısından yüceltti. Bu erişimin yarattığı güvenlik duygusu üzerinden gitti ve sağlam sınırların sağlayabileceği cinsten bir his olduğunu belirtti. Demokrasinin kısasının da bu olduğuna dikkat çekti. Mackinder’ı doğrular nitelikteki bir açıklamayı seneler sonra yapan Paul Kennedy, 20. Yüzyıldaki anlaşmazlıkların Avrasya’nın Doğu Avrupa’dan Himalaya Dağları’na uzanan alanı kaplayan kenar bölgeleri üzerinde olduğunu ve ABD’nin Soğuk Savaş’ta SSCB ve uydu devletlerine uyguladığı frenleme stratejisinin coğrafi yaklaşımın türevi olduğunu aktardı.
         Yüz senelik bir anlayışa sahip olan coğrafi determinizm bize teritoryal kontrolün ipleri elinde tuttuğunu söylüyor. Günümüz uluslararası sistemini algılarken ve gelecekle ilgili uluslararası stratejiler geliştirirken, çıkarımlarda bulunurken de coğrafi teorinin kalıba oturduğunu görebiliriz. Anarşinin sağladığı karşılıklı güvensizlik, başka bir bölgede en azından asgari düzeyde hareket kabiliyeti yakalayabilmek için kurulan birlikler ve ittifaklar, nüfus artışıyla gelen talep artışı ve yetersizlik, stratejik noktaları belirgin hale getiren özellikler. Giren talepleri etkin kılmak üzere fırsatlara konsantre olmak isteyen liderler ve aktörler, sistemdeki azami yerlerini almak veya korumak adına onu iyi okuyup akışı belirlemeye çalışacaklardır. Türkiye açısından bakarsak paylaşılamayan bir coğrafyada, çok fazla doğal düşmanla karşı karşıyayız. Coğrafi realizmin bir uygulaması olarak bakarsak Türkiye, Arap politikasını etkinleştirerek İsrail ile arasında bir tampo bölge yaratma çabasında diyebiliriz. Amerika’nın aynı politikayı Türkiye üzerinden İran’a uyguladığı söylenebilir. Bunları çeşitlendirmek ve bu açıdan bir çok politikaya ışık tutmak mümkün. Bir sonraki yetersizliğin ve güç patlamasının ne zaman olabileceği de çok komplike bir istihbari ve coğrafi çalışmayla kesin olmamakla birlikte yaklaşık bir sonuç verebilir.
                                                                                                           Can KARAOĞLU

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder