ULUSLARARASI İLİŞKİLERDE BÖLGE TEORİLERİ MANTIĞI
Uluslararası ilişkiler
disiplininde yer alan teoriler çoğu zaman onu oluşturan sosyal bilimler ve odak
noktası olarak alınan temel aktörler açısından farklılık gösterirler. Strateji
geliştirme, öngörme yeteneklerini belirli bir seviyeye taşımak isteyen
öğrencilerin ve uzmanların olayların seyrine empirik ve normatif açıklama
getiren bu teorilere hakim olmaları önemli bir kısas olarak karşımıza çıkar.
Bir nevi Ar-Ge çalışması olarak bakmamız da mümkün. Burada bölgesel teorilerin mantığı
üzerinde duracağız ve uluslararası sistemi yorumlayışına bakacağız. Bölgesel
teoriler genel olarak sistemi ve coğrafyayı odak noktası olarak alır. Modern
ulus-devletlerin liderlerinin kültür, ekonomi ve güvenlik konularında
müttefikler aramasına ve ya savaşa ve rekabete girmesine neden olan
motivasyonları aradığını söyleyebiliriz. Coğrafi çizgilerin ve topoğrafik
oluşumların ülkenin geleceği üzerindeki etkilerini vurgulayan, onları baz alan
bir yapısı vardır. Tipik bir örnek vermek istersek, Polonya’nın Almanya ve
Rusya arasında kalan şanssız coğrafyasından, buna karşın Rusya’yı etkin koruyan
uçsuz bucaksız bozkırları, ormanları, soğuk ve geniş coğrafyası olarak
ilişkilendirebileceğimiz doğal güvenlik bariyerlerinden bahsedebiliriz.
Ingram, Alan & Dodds,Klaus
(2009) ‘un ‘’ Spaces of Security and Insecurity’’ de belirttiği tanım üzerinden
gidersek bu teorilere göre, ülkenin hakim olduğu toprağın özelliklerine verdiği
anlam, vatandaşlarının içinde yaşadığı manzarayı değerlendirme biçimi vatandaşlarının
çoğunluğunun bulunduğu merkezi alanların topografyasını belirleyen çerçevenin
akışkanlığı ve bu çerçeve içinde yaşam tarzlarını nesnel olarak biçimlendirme
derecesi vatandaşlarının güç anlayışını belirliyor ve sosyal, kültürel ve
ekonomik geleceklerini belirleyecek savaşlara itiyor. Neo-realizm olarak ortaya
çıkan teori boyutundaki akım da bölge kelimesinin anlamındaki dualizme
yoğunlaşıyor. ‘’Terra’’ kelimesi toprak, beslenme,rızık gibi anlamlara geliyor.
Ondan türeyen ‘’Terrere’’ kelimesi ise bir karşıtlık ibaresi oluşturarak korku,
tehdit ve ürpertinin egemenliği gibi anlamlara geliyor. Burada yaşam alanının
insanlara sunduğu iki karşıt olasılığı görüyoruz. Bölgenin sunduğu imkanlar,
Hobbes’un anarşisinin getirdiği sorunlarla beraber geliyor. Bölgesel konularda
araştırma yapanların en temel sorunlarından biri olduğunu rahatlıkla
söyleyebiliriz. Yapının hegemonyası ve sistemin yaptırım gücü fikriyle Kenneth
Waltz, akıma öncülük eden insan olmuştur. Temel fikre paralel olarak giden
Waltz, liderlerin ve aktörlerin yanlızca marjinal derecedeki etkilerini kabul
etmiş, kararları sistemin girdiği şeklin etkilediğini savunmuştur. Waltz’ın
bölgesel nitelikli teorisinin neo-realizme şu anki havasını verdiğini
söyleyebiliriz. Coğrafyanın karar mekanizmalarına olan etkisinin
teorisyenliğini yapmışlardır.
Yine, coğrafi teoriye kaynaklık
eden önemli bir tarihçi olarak Fernand Braudel, tarih tezlerini ortaya koyarken
demografi ile doğal ortam arasında bir bağlantı kurdu, tarihi süreçleri buna
bakarak irdelemeye çalıştı. Braudel’e göre doğal coğrafi şartların
şekillendirdiği uzun süreli tarihi eğilimler, politik olayların ve bölgesel
savaşların sonuçlarını belirliyor. Hatta bir iddiasında Ortadoğu’nun genel
karakteristiği olan verimsiz toprakların, bataklık kumunun ve sık sık kuraklık
yaşanmasına neden olan hava durumunun eski çağlarda Romalılar’ın ve
Yunanlıların bu alanı işgalini kamçıladığını belirtiyor. Kaderci yaklaşımlara
sahip betimlemeler yaptığı söylenebilir.
Coğrafi yaklaşımın bir başka öncüsü
olan Thayer Mahan, denizi medeniyetin büyük meydanı ve oyun bahçesi olarak
tanımlayarak bize sistemin odak noktası hakkında fikir veriyor. ‘’Ortadoğu’’
terimini bize kazandıran da Mahan’dan başkası değildir. Ona göre, Hint Okyanusu
ve Pasifik Okyanusu, küresel jeopolitik kaderin merkez eksenini oluşturuyor ve
bu ekseni elinde tutacak deniz kuvvetinin Avrasya’nın her tarafını etkilemesine
olanak veriyor ve etkisini Orta Asya’nın derinliklerinde de hissettirmesini
sağlıyor. Mahan’nın prensipleri bugüne adapte edilirse jeopolitik rekabetin
merkezinin neden Hint Okyanusu olduğu anlaşılabilir. Bu da Çinli ve Hintli
stratejistlerin ona olan özel ilgisini kanıtlar niteliktedir.
Hollandalı stratejist Nicholas
Spykman da benzer bir çerçeveden bakarak İkinci Dünya Savaşı öncesi Hint
Okyanusu ve Pasifik Okyanusu kıyılarını, Avrasya üzerindeki etkisi açısından
anahtar bölge ve Rusya’nın kara kuvvetlerinin hareketlerinin izlenebileceği
doğal bir araç olarak gördü. Onun coğrafi determinizmini doğrular nitelikte
olan öngörüsüyle devam edelim; Spykman 1943’te ölmeden önce, ABD henüz
Japonya’yla savaşırken, Çin’in yükselişini ve ABD’nin Japonya’yı savunmasının
gerekliliğini öngördü. Bu gereklilik, savaştan seneler sonra ortaya çıktı. ABD
Avrupa’yı kurtarmaya çalışırken, Spykman savaştan sonra Avrupa’nın batısındaki
ülkelerin birlik kurmak isteyeceklerini ve ABD’nin bundan hoşlnamayacağını
tahmin etti. 1887’de yayınladığı ‘’On the Scope and Methods of Geograpy’’ adlı
makalesiyle Halford Mackinder, bir anda eksenin kaymasını sağladı. Geostrategy
alanında bugün bile tam bir otorite olarak kabul gören Mackinder, coğrafi
realizmin baş aktörü olarak tanımlanabilir. Mackinder’ın tezi, Rusya, Doğu
Avrupa ve Orta Asya’nın, imparatorlukların kaderlerinin belirlendiği eksenler
olduğuydu. Ona göre, dinler de coğrafi fonksiyonlardır. Ortaçağ’daki
Hıristiyanlığın dar bir alanda hareket ettiğini, harici barbar güçlerden
korktuğunu ve bu yüzden okyanuslar yoluyla yeni topraklara yayılmayı
amaçladığını iddia etti. Yani coğrafi keşiflere ve tabii ki Kolomb’a farklı
anlamlar yüklemiş oldu. Mackinder, 20. Yüzyılın başında dinlerin kendilerini
yeniden tehdir altında hissettiğini ancak yayılacak veya kaçacak bir yerleri
olmadığını, çünkü dünyanın kapalı ve küçük bir küresel sistem haline geldi.
Sosyal patlamalar dediğimiz kavram burada ortaya çıkıyor. Bu güç patlamaları,
dağılacak yeni bir alan bulamadığından, paylaşımı yeniden gözden geçirip
olanların üstüne binecek ve çatışmalar tabii ki küresel olacak. İki dünya savaşının
kapsamına dair, Avrupa’nın antropolojik ve ekonomik eğilimlerini irdeleyerek
oluşturulmuş bir teori. Ve Mackinder, Avrupa’yı Asya’nın alt hikayesi olarak
gördü. Avrupa’nın sadece coğrafyası nedeniyle kültürel bir fenomen olduğunu
söyledi. İstila tecrübesi yaşayan halkların ülkeleri de hep kendini koruma
umuduyla başka arazilere yayılıp işgal etmeye eğilimli olacaktı. Psikoloji
çıkarımlarla desteklediği teorilerinden birinde Mackinder, denizi kozmopolit
bir etki yaratmasının yanı sıra uzak limanlara erişim sağlaması açısından
yüceltti. Bu erişimin yarattığı güvenlik duygusu üzerinden gitti ve sağlam
sınırların sağlayabileceği cinsten bir his olduğunu belirtti. Demokrasinin
kısasının da bu olduğuna dikkat çekti. Mackinder’ı doğrular nitelikteki bir açıklamayı
seneler sonra yapan Paul Kennedy, 20. Yüzyıldaki anlaşmazlıkların Avrasya’nın
Doğu Avrupa’dan Himalaya Dağları’na uzanan alanı kaplayan kenar bölgeleri
üzerinde olduğunu ve ABD’nin Soğuk Savaş’ta SSCB ve uydu devletlerine
uyguladığı frenleme stratejisinin coğrafi yaklaşımın türevi olduğunu aktardı.
Yüz senelik bir anlayışa sahip olan
coğrafi determinizm bize teritoryal kontrolün ipleri elinde tuttuğunu söylüyor.
Günümüz uluslararası sistemini algılarken ve gelecekle ilgili uluslararası stratejiler
geliştirirken, çıkarımlarda bulunurken de coğrafi teorinin kalıba oturduğunu
görebiliriz. Anarşinin sağladığı karşılıklı güvensizlik, başka bir bölgede en
azından asgari düzeyde hareket kabiliyeti yakalayabilmek için kurulan birlikler
ve ittifaklar, nüfus artışıyla gelen talep artışı ve yetersizlik, stratejik
noktaları belirgin hale getiren özellikler. Giren talepleri etkin kılmak üzere
fırsatlara konsantre olmak isteyen liderler ve aktörler, sistemdeki azami
yerlerini almak veya korumak adına onu iyi okuyup akışı belirlemeye
çalışacaklardır. Türkiye açısından bakarsak paylaşılamayan bir coğrafyada, çok
fazla doğal düşmanla karşı karşıyayız. Coğrafi realizmin bir uygulaması olarak
bakarsak Türkiye, Arap politikasını etkinleştirerek İsrail ile arasında bir
tampo bölge yaratma çabasında diyebiliriz. Amerika’nın aynı politikayı Türkiye
üzerinden İran’a uyguladığı söylenebilir. Bunları çeşitlendirmek ve bu açıdan
bir çok politikaya ışık tutmak mümkün. Bir sonraki yetersizliğin ve güç
patlamasının ne zaman olabileceği de çok komplike bir istihbari ve coğrafi
çalışmayla kesin olmamakla birlikte yaklaşık bir sonuç verebilir.
Can KARAOĞLU

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder