9 Mart 2012 Cuma

Durgunlarla Savaşma Yöntemleri


DURGUNLARLA SAVAŞMA YÖNTEMLERİ




Kitle iyice yoldan çıkmış, renkler ise anlamını yitirmişti. Benim için mücadele tarihi, durgunlara karşı sürdürülen çatışmalar silsilesidir.

İlk anımsadığım günlere dek gidiyorum.Ve anımsadığım o ilk karelerde betimlenen mavi gökyüzü, durgunların deterministik bir sürece neden olduğu, gri bulutlarla örtülüyor. Fark ediyorum ki, bütün bu vahşet, modern çağların getirdiği vandalizm, kültürel çoraklaşma ve milenyumla birlikte etkisini yitirmeyen ilkel dürtülerin arkasında hep aynı kirli yüz var. Öyle ki, elini kana bulamaktan çekinmez.

Tarihin her sayfasında, durgunlara karşı sürdürdüğümüz mücadelenin derin izleri görülür. Lakin durgunlar, hiçbir etik sistemine uymazlar. Onların değer yargıları yoktur. Dolayısıyla yüce ideallerin peşinden gidenler, onlar kadar çirkinleşemedikleri için çoğu savaşı kaybettiler. Tarih sayfalarında gösterilen bunca kahramanlığa ve mücadelelere karşın; milenyum, kan, vahşet ve düşmüşlük üzerinde yükseliyorsa, temel neden, doğru savaş tekniklerini uygulamamış olmamızda yatıyor.

Durgunlara karşı sürdüreceğin mücadele, önce kendi bireysel yaşantında başlayacaktır. Çünkü durgunlar meydan savaşlarına asla çıkmazlar. Güçlerini öyle ustaca bölüp, öyle sinsice saldırırlar ki, onları alt etmek için en merkezde yer alan olgulardan başlamak gerekir.

Modern yaşamın değerler sistemini kabul etmeyen, farklı bir yaşam biçimi tutturan her birey, durgunlar için ciddi bir tehdit unsuru taşır ve hedef olarak gösterilir. Kitlesel dönüşümü engellemek ve kendi acınası varoluşlarını sürdürmek uğruna, potansiyel tehdit unsurları daha kitleselleşmeden, saldırıya girişirler. Bu saldırı, soyluca bir meziyet taşımayacak ve etik dışı her yöntem bu uğurda devreye sokulacaktır.

Durgunlara karşı mücadelende, onların sürü psikolojisinin farkında olman büyük önem taşıyor. Eğer bu farkındalığı kendi içinde gerçekleştirirsen, ilk görünüşte büyük olarak betimlenen bu saldırıların, doğası gereği ne kadar korkakça ve düzensiz olduğunu görür ve onlara karşı, onların kafalarını karıştıracak birçok yeni metod ileri sürebilirsin. Çünkü durgunların saldırısı ne kadar etik dışı olursa olsun, karmaşık sistemlere karşı koyamayacak kadar geleneksel ve yaratıcılıktan yoksun olacaktır.

Saldırıların başlaması, bir noktada iyiye işarettir. Saldırı düzeyinin sertleşmesi, durgunların mevcut manzaradan tedirgin olduklarını gösterir. Bu pozisyonda yapılması gereken şey, tedirgin olmadan, kendinden emin ve iradeli yürüyüşünü sürdürmektir. Son pozisyonda, durgunların inşa ettiği duvarları paramparça edecek kudret, bu inançtan ve iradeden doğacaktır. İraden en güçlü silahındır.

Peki, durgunlar niçin ve ne uğruna saldırırlar?
-Onlar, ellerinde tuttukları hayatın gerçekdışılığının gözler önüne serilmesine ve basit olduklarının apaçık kanıtlanmasına dayanamazlar. Çünkü bu kanıtlar, herkese ulaştırılırsa, yaşam biçimlerini kökünden değiştirmeleri gerekecektir. Bu ise durgunların uykularını kaçıracak denli aşılmaz bir durumdur. Onlar hem yeterli enerjiye sahip değildir, hem de gerçeği bilseler bile onu taşımaya dayanamazlar. Dolayısıyla, varoluşları ancak ellerindeki yapay gerçekliği yaşatarak mümkün olabilir. Tıpkı bir elma kurdu gibi, kendini var eden oluşu tüketerek yaşarlar. Tükettikleri şeyin kendileri olduğunu bilmezler.

Tarih, gerçeğin er ya da geç galip geleceği bir süreçler toplamının öyküsüdür. Gelecek ise henüz yazılmamıştır. Bu satırları okuyorsun şimdi ve "geçmiş şu an bitiyor". Eşit koşullarda gerçek her zaman galip gelir. Lakin mücadele, doğası gereği eşit koşulların olduğu bir pratikte gerçekleşmez. Durgunların ellerinde gelenekler vardır. Yaşamları, o gelenekler tarafından sıkıca bir çerçeve içine alınmış ve uzak ufuklar onlar için yabancılaşmıştır.

Bir çember çizildi ve orada gerçekleşen süreçlere hayat dendi. Sonra istifleme bir şekilde, halk otobüsüne sıkışan yolcular gibi o çemberin içine sıkıştılar. Sığamadıkları için birbirleriyle çatışıyorlar. Onların hayat dedikleri şey, o çember içinde gerçekleşen tepinmelerden ibarettir.

Şimdi sen o çemberin dışına çıkıyorsun ve bununla yetinmiyor, çemberin çevresinden uzaklaşmıyorsun da... Orada, hemen onların yanı başında duruyor ve onları gerçeğe çağırıyorsun. Saldırıyorlar. Çapı ve olasılıkları belli olan çemberin sunduğu olanaklarla, durmadan, hiçbir etiğe uymadan saldırıyorlar...

Gitmiyorsun. Oysa çemberi orada bırakıp onun ötesinde başlayan sonsuzluğa açılabilir, onlar orada birbirlerini yerken, hayatın keşfedilmemiş yamaçlarına dokunabilir, hiç çıkılmamış tepelere gidebilirdin. Renklerin en gerçek şekliyle parladığı, onların hiçbir zaman anlayamayacağı, eşsiz bir bir varoluşun olurdu.

Ama gitmedin. Henüz, doğayla tanışmamış o küçük bedenleri, güçsüz olanları, zayıf düşürülenleri, çemberin dışına çıkmalarına izin verilmeyenleri gördün ve gitmedin. Kalmak zorunda değildin. Seni oraya bağlayan hiçbir şey yoktu.
Gitmedin. Çünkü insanlığın böyle bir parodiye teslim olması ve hayata dair ne varsa yok eden durgunların, daha doğmamış olan çocuklar üzerinde bile egemenlik kurduğu düşüncesi, sana kabul edilemez göründü ve savaşmaya karar verdin.
Devam etmelisin.
Kazanacaksın.



Gerçek kazanacaktır!



Ufuk S. Yüksel

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder