DURGUNLARLA SAVAŞMA YÖNTEMLERİ
Kitle iyice yoldan çıkmış,
renkler ise anlamını yitirmişti. Benim için mücadele tarihi, durgunlara karşı
sürdürülen çatışmalar silsilesidir.
İlk anımsadığım günlere dek
gidiyorum.Ve anımsadığım o ilk karelerde betimlenen mavi gökyüzü, durgunların
deterministik bir sürece neden olduğu, gri bulutlarla örtülüyor. Fark ediyorum
ki, bütün bu vahşet, modern çağların getirdiği vandalizm, kültürel çoraklaşma
ve milenyumla birlikte etkisini yitirmeyen ilkel dürtülerin arkasında hep aynı
kirli yüz var. Öyle ki, elini kana bulamaktan çekinmez.
Tarihin her sayfasında,
durgunlara karşı sürdürdüğümüz mücadelenin derin izleri görülür. Lakin
durgunlar, hiçbir etik sistemine uymazlar. Onların değer yargıları yoktur.
Dolayısıyla yüce ideallerin peşinden gidenler, onlar kadar çirkinleşemedikleri
için çoğu savaşı kaybettiler. Tarih sayfalarında gösterilen bunca kahramanlığa
ve mücadelelere karşın; milenyum, kan, vahşet ve düşmüşlük üzerinde
yükseliyorsa, temel neden, doğru savaş tekniklerini uygulamamış olmamızda
yatıyor.
Durgunlara karşı sürdüreceğin
mücadele, önce kendi bireysel yaşantında başlayacaktır. Çünkü durgunlar meydan
savaşlarına asla çıkmazlar. Güçlerini öyle ustaca bölüp, öyle sinsice
saldırırlar ki, onları alt etmek için en merkezde yer alan olgulardan başlamak
gerekir.
Modern yaşamın değerler
sistemini kabul etmeyen, farklı bir yaşam biçimi tutturan her birey, durgunlar
için ciddi bir tehdit unsuru taşır ve hedef olarak gösterilir. Kitlesel dönüşümü
engellemek ve kendi acınası varoluşlarını sürdürmek uğruna, potansiyel tehdit
unsurları daha kitleselleşmeden, saldırıya girişirler. Bu saldırı, soyluca bir
meziyet taşımayacak ve etik dışı her yöntem bu uğurda devreye sokulacaktır.
Durgunlara karşı mücadelende,
onların sürü psikolojisinin farkında olman büyük önem taşıyor. Eğer bu
farkındalığı kendi içinde gerçekleştirirsen, ilk görünüşte büyük olarak
betimlenen bu saldırıların, doğası gereği ne kadar korkakça ve düzensiz
olduğunu görür ve onlara karşı, onların kafalarını karıştıracak birçok yeni
metod ileri sürebilirsin. Çünkü durgunların saldırısı ne kadar etik dışı olursa
olsun, karmaşık sistemlere karşı koyamayacak kadar geleneksel ve yaratıcılıktan
yoksun olacaktır.
Saldırıların başlaması, bir
noktada iyiye işarettir. Saldırı düzeyinin sertleşmesi, durgunların mevcut
manzaradan tedirgin olduklarını gösterir. Bu pozisyonda yapılması gereken şey,
tedirgin olmadan, kendinden emin ve iradeli yürüyüşünü sürdürmektir. Son
pozisyonda, durgunların inşa ettiği duvarları paramparça edecek kudret, bu
inançtan ve iradeden doğacaktır. İraden en güçlü silahındır.
Peki, durgunlar niçin ve ne
uğruna saldırırlar?
-Onlar, ellerinde tuttukları
hayatın gerçekdışılığının gözler önüne serilmesine ve basit olduklarının apaçık
kanıtlanmasına dayanamazlar. Çünkü bu kanıtlar, herkese ulaştırılırsa, yaşam
biçimlerini kökünden değiştirmeleri gerekecektir. Bu ise durgunların uykularını
kaçıracak denli aşılmaz bir durumdur. Onlar hem yeterli enerjiye sahip
değildir, hem de gerçeği bilseler bile onu taşımaya dayanamazlar. Dolayısıyla,
varoluşları ancak ellerindeki yapay gerçekliği yaşatarak mümkün olabilir. Tıpkı
bir elma kurdu gibi, kendini var eden oluşu tüketerek yaşarlar. Tükettikleri
şeyin kendileri olduğunu bilmezler.
Tarih, gerçeğin er ya da geç
galip geleceği bir süreçler toplamının öyküsüdür. Gelecek ise henüz
yazılmamıştır. Bu satırları okuyorsun şimdi ve "geçmiş şu an
bitiyor". Eşit koşullarda gerçek her zaman galip gelir. Lakin mücadele,
doğası gereği eşit koşulların olduğu bir pratikte gerçekleşmez. Durgunların
ellerinde gelenekler vardır. Yaşamları, o gelenekler tarafından sıkıca bir
çerçeve içine alınmış ve uzak ufuklar onlar için yabancılaşmıştır.
Bir çember çizildi ve orada
gerçekleşen süreçlere hayat dendi. Sonra istifleme bir şekilde, halk otobüsüne
sıkışan yolcular gibi o çemberin içine sıkıştılar. Sığamadıkları için
birbirleriyle çatışıyorlar. Onların hayat dedikleri şey, o çember içinde
gerçekleşen tepinmelerden ibarettir.
Şimdi sen o çemberin dışına çıkıyorsun
ve bununla yetinmiyor, çemberin çevresinden uzaklaşmıyorsun da... Orada, hemen
onların yanı başında duruyor ve onları gerçeğe çağırıyorsun. Saldırıyorlar.
Çapı ve olasılıkları belli olan çemberin sunduğu olanaklarla, durmadan, hiçbir
etiğe uymadan saldırıyorlar...
Gitmiyorsun. Oysa çemberi
orada bırakıp onun ötesinde başlayan sonsuzluğa açılabilir, onlar orada
birbirlerini yerken, hayatın keşfedilmemiş yamaçlarına dokunabilir, hiç
çıkılmamış tepelere gidebilirdin. Renklerin en gerçek şekliyle parladığı,
onların hiçbir zaman anlayamayacağı, eşsiz bir bir varoluşun olurdu.
Ama gitmedin. Henüz, doğayla
tanışmamış o küçük bedenleri, güçsüz olanları, zayıf düşürülenleri, çemberin
dışına çıkmalarına izin verilmeyenleri gördün ve gitmedin. Kalmak zorunda
değildin. Seni oraya bağlayan hiçbir şey yoktu.
Gitmedin. Çünkü insanlığın
böyle bir parodiye teslim olması ve hayata dair ne varsa yok eden durgunların,
daha doğmamış olan çocuklar üzerinde bile egemenlik kurduğu düşüncesi, sana
kabul edilemez göründü ve savaşmaya karar verdin.
Devam etmelisin.
Kazanacaksın.
Gerçek kazanacaktır!
Ufuk
S. Yüksel

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder